gaziantep escort gaziantep rus escort adana escort sex hikayeleri

OKUMA NOTLARIM-10


Bu makale 2016-11-19 14:19:08 eklenmiş ve 864 kez görüntülenmiştir.
İbrahim TIĞ

    Dergilerin Kasım-Aralık 2016 sayılarını okumanın mutluluğu içindeyim. Dergi ya da kitap okurken notlar alıyorum. Çiziyorum önemli bulduğum yazı ve şiirlerin altlarını.

    Akatalpa da:  

    Her sayısında şiire ve şiir çözümlemelerine odaklanan Akatalpa'nın Kasım 2016 sayısında, İdris Sezgin’in “Şehvetin Karanlığı” isimli şiirinden bir bölüm:

/…/

Zaman diye seni asıyorum kendime,

dışlanmışken süregelenden

Züleyha duysa elindeki tas çatlar

Yusuf’un kaburgalarında

Biz hüzünle sevişelim

koynumuzda evler dağılsın çarşafa

Sokağı olmayan yabancılıklar doğuralım

birbirimizin yakınlığında

/…/

    İdris Sezgin’in bu şiirinde yoğunluklu bir anlam yüklü. İnsanın, insani yönlerine göndermeler yapıyor. Sezgin şiiri ve şiirin nasıl yazılacağını biliyor.

*

   Keşke de:

   Keşke’nin son sayısında (20.sayı) Engin Hamamcı’nın Hüseyin Alemdar’la yaptığı söyleşi yer alıyor. Alemdar’ın bu söyleşisinden çok şey öğreniyor insan.

   Şöyle diyor Alemdar söyleşinin bir yerinde: “ İmgenin şiirin kaldıracı, metaforun ise ağırlık taşı olduğunu kim inkâr edebilir! Otuz beş yıldır öz kızlarım dahil, kanımın depreşme hâli bir çok genç kız ve delikanlının gerek şiir dosyalarını gerekse internet ortamındaki şiirlerini hemen her gün iştahla okuyorum. Yüz yüze görüşmek isteyenlerle yaptığım ilk buluşmalarda, bazen imge ve metaforu önkoşul yaptığım oluyor, şair kısmı bu şaşırıyor; imge ve metaforla beslenmeyen bir şiir nasıl güçlü ve katmanlı bir şiir olabilir!?

    Böyle derken yalınlığı dışlamıyorum elbette: yalın şiirdeki acemi ustalık hiçbir şeye benzemez.”

*

     Keşke de, yer alan Ziya Boz’un “Çiçek Koparma Sanatı” adlı şiirinden büyük bir tad ve keyif aldım. İşte bir bölüm söz konusu şiirden:

    “karanın hükmü nereye kadar

     göğsünden bir düğme daha dök

     sokağımızın adını unutacağız”

     Hüseyin Alemdar, Ziya Boz’un şiirlerini beğenmiş ve “Onun şiirinin takibindeyim. Bu isme dikkat!..”diye yazmıştı sosyal paylaşım sitesinde.

    Haksız mı?

*

 

    Berfirbahar da:

    Berfinbahar’ı her ay düzenli takip ediyorum. Arif Tekin’in yazılarını okumak hem de altını çizerek okumak bin derde deva. Aydınlanmanın, aydınlığın yazarı Arif Tekin, bağnazlığın bukağısında kıvranan insanlığı bilimsel veriler, kanıt ve tanıklarla aydınlatmayı sürdürüyor. İnsanlık adına çok şey borçluyuz ona. Tabiri caizse kitaplarının tamamını da at yem yer gibi büyük bir tadla okudum. Nedir, ne değildir din ve İslam? Öğrenmek isteyenlere salık veriyorum Tekin’in eserlerini.

    Arif Tekin de, dikkatimi hep “hem…hem… ve ne…ne..” bağlaçları çekiyor hep. Bu bağlaçların yüklemi hep olumludur(!). Öyle de olması gerekir. Ama sayın Tekin bu bağlaçların yüklemlerini de olumsuz olarak kullanıyor.

   Örnek mi?

   “Ayşe’nin sözünü ettiği bu cümleler bugün ne Ahzab suresinde ne de Kur’an’ın başka bir yerinde yoktur.”

   “ne…ne…” bağlacı cümleyi olumsuz yapmak için kullanıldığına göre cümlenin yüklemi “vardır” olmalıdır!...

*

    Dergide, Turhan Feyzioğlu’nun “Jön Türk Doğan Avcıoğlu” ve Cazim Gürbüz’ün “Kemalizm, ibadetler dışında bütün ayet hükümlerini kaldırmış” başlıklı yazıları da okunmaya değer…

*

   Sincan İstasyonu’n da:

    Meltem Dağcı’nın “Halfeti’nin Doğasına Kendini Adamış Şair” başlığıyla Nihat Özdal ile yaptığı söyleşi yer alıyor.

    Söyleşinin bir yerinde şöyle diyor Nihat Özdal; “Fakat şu kadarını diyebilirim ki her kitabım için çok yoğun çalışırım. Bir tema belirlerim. Ortak özellikten illa ki bahsetmek gerekirse “işçilik” diyebilirim.”

    Nihat Özdal’ı yakından tanıyorum. Halfeti’de misafiri de olmuştuk yıllar önce. Devasa bir kütüphanesinde sanat sohbeti yapmanın mutluluğunu da yaşamıştık. Özdal, bol okuyan, özellikle şiir kitaplarını yakından takip eden bir şair. Şiirleri de kendisi gibi insancıl ve doğa ısılı. Beslendiği konular bir tarihin günyüzüne yansımasıdır. Şiirleri bir çok yabancı dillere çevrilen Nihat Özdal’ın

Düğmeler kitabı da büyük beğeni topladı sanat çevrelerinden.

    “Bütün sabahlar aynı anda başlamaz...” diyor Özdal, peki ya şu dizelere ne demeli!...

    “Hangi bulanık ırmak sürükleyip götürdü bizi?

     Biz derinlerde kaldık

     Sular akıp gidiyor başlarımızın üstünden

     dilsiz kamışları eğerek”

   İyi ki varsın, kuşların, suyun ve tarihin şairi!...

*

       Eliz de:

      Eliz dergisinde Yusuf Yağdıran’ın “toprağın oğlu” şiirini oldukça başarılı buldum. Yağdıran’ın bu şiirindeki anlatım ve içerik kıvandırıyor insanı. Bu yüzden şiirin tamamını alıyorum buraya:

 

toprağın oğlu

 

ben bir ânı taşırım içimde

zaman hükmünü yitirir

her terk eden kendinden döner

aynı kalbi taşırım

ölümsüz o çocukla ben

güneş yeniden doğar örneğin

yeniden öperim göğsünü dağın

yeri dolmayan ki ve yalnız odur

babamı anımsarım

 

sana ant olsun hüseyn!

gözyaşı! ya ali!  ulu ağrı!

benim ellerim ancak

bir sevdaya uğraktır

kendimden dönersem eğer, bil

gövdeye yetirecek

bir anlam kalmamıştır

 

gidin şimdi hepiniz

toprak çağırır beni

*

    İnsancıl da:

    İnsalcıl son sayısıyla 27.yayın yılına girdi. Yazınımızın önemli dergilerinden olan İnsancıl bir okul, öğretmeni de Cengiz Gündoğdu ağabeyimdir. Gündoğdu’nun günlüklerinden çok şey öğrendim, öğrenmeye de devam ediyorum.

    Betül Çotuksöken’in “Felsefenin Gör Dediği: Felsefe Tarihi: Antropontolojik Okuma 5” başlıklı yazısı öğretici öğretici olduğu kadar da bilgilerimizi tazeler nitelikte.

     İşte bir bölüm:

     “Eskiçağda kendinden ve kendisi gibi olandan yola çıkan filozof, kendisi olmayana yöneliminde salt doğayı dikkate aldı. Örneğin, tamamen kendisinin kıldığı çoğul tanrılarının, yaptığı çalışmalarda bir arkaplan olarak yer alması gerektiğini de ihmal etmedi. Başka bir değişle pagan dünyanın inananları tümüyle insansal olanı imliyordu; onlar da bu dünyanın özneleriydi. Antropontolojik yaklaşım bu bağlamda kendini tam anlamıyla kendini ele veriyordu: Tanrılar tıpkı insan gibiydi, insanda ne türden özellikler varsa, inanılan tanrılarda da o türden özellikler söz konusuydu.”

*

    Berrin Taş’ın “Hep Yolda” başlıklı yazısından da çok şeyler öğrendim. Berrin Taş Akyaka’da Coşkun Özdemir’le yaptığı sohbetten söz ediyor.

 

Coşkun hoca bana sorular sordu. Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i nereye koyuyorsun, dedi. Onlar kendi şiirini yazdılar. Sorun onlara toz kondurmak istemeyenlerden kaynaklanıyor. Yahya Kemal, Fransa’dan yalnızca 9 şiir yazarak dönebilmişti, dedim. Bir de Nâzım’ın annesi oğlu için tek başına pankart açıp eylem yaparken onu görmezden gelmişti. Bu tutumunu da sevmedim, dedim. /…/ Ahmet Haşim’inde Yahya Kemal’in de şiirleri bugün evrensel değerlere seslenemiyor. Şiir tarihimizde önemli bir yerleri var o kadar. /.../ Yahya Kemal aruz ölçülerini Türkçeye uyarlamış bir şairdir. Bu yönüyle değerlidir. Ahmet Haşim’in dünyası ‘benim’ dünyam olamıyor. Bugünün sorunları karşısında yeterli değil onun dünyası.

*

    Yeri gelmişken Yahya Kemal için şunu da belirtmek isterim:

    Osmanlı Devleti'nde, 1718 yılında Avusturya ile imzalanan Pasarofça Antlaşması ile başlayıp, 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı ile sona eren döneme Lale Devri denir. Bu döneme bu adı Yahya Kemal vermiştir.

*

   Yahya Kemal en gözde şiirlerinden biri olan “Sessiz Gemi”de uyak yapmak adına anlatım bozukluğuna yol açmıştır.

    Nasıl mı?

    “Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

     Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.”

     Limandaki uğurlayıcıya ‘el’ yerine ‘kol’ sallatmıştır.

*

    Bir çok edebiyatçımızın; Sinop, Çankırı, Bursa, Ulucanlar, Bayrampaşa ve Diyarbakır gibi cezaevlerinde yaptığını biliyordum. Nevşehir cezaevi’de ünlüymüş meğer. Bunu Faruk Güçlü’nün “Nevşehir Cezaevine Yolu Düşen Ünlüler” başlıklı yazısından öğreniyorum. Kimler yatmamış ki bu cezaevinde de; Yılmaz Güney, Aziz Nesin, Kemal Tahir, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Adnan Cemgil ve İsmail Kemalettin Demir bunlardan bazıları.

 

*

    Diri Ozanlar Derneği’nde:

    Derginin son sayısında, Kaan Koç’un “Çağrılan Arthur” başlıklı şiiri güzel. İşte beğenerek okuduğum bu şiirden bir bölüm:

    “ben Arthur, tanrının küsmüşlüğü oluyorum kıyılara

     bir gemi mi geçiyor ansızın, yuvarlanan zeytinin sesi güvertede

     duyuyorum ama neden, kayaların karnı yayılırken

     tövbemin ilk harfinde ben miyim çarmıha çekilen”

*

     Neşe Yaşın... Şiirlerinden, yaşamından çok şeyler öğrendiğim güzel insan. Barış güvercini, bir vücudu ikiye bölünmüş bir yurdun yürekli sesi… Hâlâ aklımdadır şu dizeleri:

   “Zehirli elmayı ısırdığımda

    hem annem hem aşk terk etmişti beni

    ayazda inleyen daldım

    yalnızlık içen su

    ürperen yaprak sesi”

    Bir başkası. “Kapılar” kitabındaki “Anne Öldü” şiiri de beni çok etkilemişti yıllar önce.

    “Beni neden yalnız bıraktın

     yaşarken taşınmaz yüklerin altında ezik”

*

   “Anne öldü

    Ve toprağa gömüldü”

*

   Arzu Merdiveni şiirinden bir bölüm:

   “hatıramızın denizinde yüzerim şimdi

    ruhun gemisinde

    dalgalarında gülüşünün”

 

   Neşe ablam, Sennur ablam gibi bana!...

*

    Cumhuriyet Kitap’tan:

 

Turhan Günay için..

 

“Gönül adamı mı desem, kalem efendisi mi,

yoksa İstanbul beyefendisi mi?

İnce saz, ince türkü, ince gülüş ince insan.

Şaşmayan, sapmayan, her yere koşan, gönül alan, örnek alınan.

İstanbul’dan Anadolu’ya, dünyaya, ortak anılarda hep olan.

Şimdi “kafkaeski” yaya bırakan bir saçmalığın içinde tutulan.

Ne yapsalar gönlü dışarıda.

İyi, güzel ve haklı olanda.”

 

Haydar Ergülen

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Arşiv Arama
- -
Bölge Haber gazetesi
GÜNDEM
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
DÜNYA
E-sgk
Avrupa Haberleri