720p filmler antalya escort porno porno antalya escort geciktirici sprey bilim kurgu filmleri

OKUMA NOTLARIM -11-


Bu makale 2016-12-23 16:35:52 eklenmiş ve 426 kez görüntülenmiştir.
İbrahim TIĞ

    Dergilerin Kasım-Aralık 2016 sayılarını okumanın mutluluğu içindeyim. Dergi ya da kitap okurken notlar alıyorum. Çiziyorum önemli bulduğum yazı ve şiirlerin altlarını.

 

    İnsancıl da:  

    İnsancıl dergisinin Aralık 2016 sayısında, Müyesser Karaibrahim’in “Bir Çoban Yıldızı Mustafa Necati” başlıklı yazısından bir bölüm:

    “2 Ocak 1929 Cebeci Asri Mezarlığı… Milli eğitim bakanı, Mustafa Necati; Millet Mektepleri’nin mimarı toprağa veriliyor… Henüz 35 yaşında. Millet Mektepleri’nin resmi açılışı 1 Ocak 1929 günü gerçekleşirken, O yaşama veda ediyor…”

     Bu yazı bana yıllar önce okuduğum şu olayı anımsattı:

     Yıl 1925 Öğretmenlerin aylıklarının il bütçesinden ödendiği yıllarda İçel’de öğretmenlere maaşları ödenmez. Öğretmenler Birliği Başkanı, durumu Ankara’ya bildirir. Bakan Mustafa Necati, valiye 24 saatte öğretmenlerin aylıklarını ödemesini, aksi takdirde o ildeki tüm öğretmenleri başka illere atayacağını bildirir. Vali öğretmenlere aylıklarını derhal öder. Bakan Mustafa Necati, İçişleri Bakanıyla görüşür ve valinin öğretmenlerin aylıklarını ödeyebiliyorsa, neden ödemediğini sorar. Öğretmene ve eğitime böylesine duyarsız bir valiyle çalışamayacağını söyler.

 ***

 

   Kitap-lık da:  

    Kitap-lık dergisinin Kasım-Aralık 2016 sayısında dosya konusu: sansür.

Yalçın Ermağan’ın hazırladığı dosya, “sansür: yasaklama, denetleme, toplatma” başlığını taşıyor. Hande Sonsöz’ün “Sesi Kısılan Bir tür: Roman” başlıklı yazısından, 1923-1970 yılları arasında 15 romanın yargılandığını, 3 romanıyla yargılanan yazarların başında Samim Kocagöz’ün geldiğini öğreniyoruz. Samim Kocagöz’ün, Fındık Yaprakları ( 1946), Onbinlerin Geri Dönüşü ( 1957) ve Bir Karış Toprak ( 1964) romanlarının yanı sıra; Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Ben Deli miyim ( 1924), Vâlâ Nurettin’in Rahipler ve Rahibeler (1931), 1944 yılında İlhami Bekir Tez’in Taşlı Tarladaki Ev, Turan Aziz Beler’in Türedi Ailesi , Sait Faik Abasıyanık’ın Medar-ı Maişet motoru, Reşat Eniş’in Ekmek Kavgası, Despot, Aziz Nesin’in Azizname (1948), Reşat Enis’in Toprak Kokusu (1948), Mahmut Makal’ın Bizimköy (1950), Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü(1958) ve

Sevgi Soysal’ın Yürümek ( 1970) adlı romanlarında yargılanan romanlar arasında olduğunu görüyoruz.

    1930-1960 yılları arasında Yargılanan / Yasaklanan Şiir Kitapları da şöyle: Nâzım Hikmet’in 835 Satır, Jokond ile Si-Ya U, Varan 3, Sesini Kaybeden Şehir(1931) Gece Gelen Telgraf (1933), Hasan İzzettin Dinamo’nun Vatan Şarkısı (Kabine Kararıyla-1942), A.Kadir’in Tebliğ (1943), Rıfat Ilgaz’ın Sınıf (1944), Sabahattin Ali’nin Değirmen, Dağlar, Rüzgar (1944), Cahit Irgat’ın Rüzgarlarım Konuşuyor, Rıfat Ilgaz’ın Yaşadıkça (1948), Şükran Kurdakul’un Milli Kurtuluş Şarkısı (1951),  Cahit Irgat’ın Ortalık (1952), Rıfat Ilgaz’ın Devam (1953), İlhan Berk’in Günaydın Yeryüzü (1954), 1956 yılında ise; Melih Cevdet’in Yanyana, Şükran Kurdakul’un Giderayak, Arif Damar’ın Günden Güne, Metin Eloğlu’nun Sultan Palamut ve İlhan Berk’in de Galile Denizi (1958).

     Dergide Sami Akbıyık’ın “Dünün Dil Yarası, Bugünün Gönül Yarası Oldu” başlıklı yazısından da;  Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı yaptığı  (1923-1938) döneminde de 501 eser yasaklanmış. Bu sayı 1938-1945 İnönü döneminde 280’e düşmüş, 1951-1960 yılları arasında Celal Bayar döneminde 602’ye yükseldiğini öğreniyoruz.

 

***

    Akatalpa da:  

    Her sayısında şiire ve şiir çözümlemelerine odaklanan Akatalpa'nın Aralık 2016 sayısında yer alan Turgay Değermenci’nin “Acı”  ile Nevzat Konşer’in “Makas” isimli şiirlerini beğendim. Her iki kardeşimin şiirleri anlam yüklü, şiirlerin büyüsü insanı kıvandırıyor. Değermenci ve Konşer şiirin nasıl yazılacağını biliyor. Bu yüzden sarmalıyor bu güzel şiirler insanı.

    Bu iki şiiri aynen alıyorum buraya:

 

ACI

 

I.

“Toprak her yerde topraktır,

Nerede ölürsem

Orada gömün beni” derdi Sakine ablam

Ve yumdu gözlerini

Almanya gurbetinde.

 

II.

 “Yunanistan’a gittin be çocuk”

Derdi babam,

Telefona her uzandığında

Kırmızı güller,

Mor menekşeler

Getirmemi bekliyor şimdi

Karaköy mezarlığında.

 

III.

Yüksel ablam söylüyor gecenin içinde

Beyaz atlı şimdi geçti buradan

 

Ah! Ömrüm tükendi

Beyaz atın terkisinde

 

Mutsuzum

Ecelim mi kişnedi ne?/

 

Turgay Değirmenci

 

1)      Sakine Demirel

2)      Yüksel Özkasap

 

*

 

MAKAS

 

                -eskiye ve silinmemişe-

 

bazen eskileri kaldırmak çözüm değil

bir düz yazı bile yetebilir bazen bir anıyı çağırmaya

kimine göre kimilerinin gözü de kalabilir üzerinde

kimine göre kıçı kırık bir sandaldır bazı adamlar

oysa gemiler yanmıştır avlusunda bazı denizlerin

tayfalar varamamıştır bir tek bunun farkına!

 

sen iyisi mi dünyayı mutlu etmeyi dene

çünkü herkesin karşısında az biraz mutsuz bir dünya vardır…

mutlu olmak için çalışma, mutlu etmek için kendini dağıt

sarhoş olup ayık bir öpücük yükle zamanın dudağına

sonra azar azar unut bütün bunları

 

bazen eskileri kaldırmak çözüm değil

sandıklar ne kadar derin olsa da kokuyor içleri

ama yıkanmıyor, temizlik bir anı için oldukça lüks

bir anı için geçmişe danışmak lazım!

 

Yazgının dallandığı yere makas vurulmuyor!

 

Nevzat Konşer

 

***

 

    Kıyı da:

    Hemen belirteyim Kıyı bir hazine. 55.yıldır sesleniyor Trabzon’dan. Bende de büyük emeği vardır Kıyı’nın. İlk şiirlerim Kıyı ve Karşı’da yayınlanmıştı yıllar önce.

   Hüseyin Atabaş “Mustafa Kemal, Barış ve Che Guevara” başlıklı yazısında barışı işlerken günümüz Türkiye’sine göndermeler yapıyor. Ülkeyi yönetenlerin Atatürk’ü anlamadıklarını, onun ilke ve devrimlerinden sapılarak ülkenin kötü bir duruma getirildiğine değiniyor ve soruyor: Lafazanlık kolay. “Fırat kıyısında bir kuzu yitse sorumlusu benim” diyen kabadayılar neredeler?  Bir Atatürk’ün söyleyip yaptıklarını düşünün, bir de bugünkü aymazların söyleyip yapamadıklarını düşünün…

    Haksız mı?

*

     Derginin “Atardamar” bölümünün konuğu Ahmet Özer. 20’li yaşlarda başladığı sanat yaşamında 50.yılına ulaşmış Ahmet Özer. Ahmet Özer çalışkan, araştıran, üretken ve neyi nasıl yazacağını bilen bir şair. Ahmet Özer, Yazar sorumluluğu üzerine neler söylemek istersiniz?, sorusuna şu yanıtı veriyor:

     -Bunun en güzel yanıtı yazdıklarını yayımlamaktır. Onca insan çok şey düşünür, düşündükleri içinde kalır. Kimileri yazar, bir kenara koyar. Ölümünden sonra bu notlar mirasçıları için ilginçlik taşır. Kimiler de alabildiğine yazmanın yarışına girer. Her yazı karşınızdakinin konumuna bir göndermedir. Gerçek yazarlar okurunun bulunduğu konumu yükseltmek için çaba gösterirler. En zor koşullara göğüs gererek savaşım verirler. Amaç kendine, kentine, ülkesine ve dünyaya duyulan sorumluluktur. Aydın olmanın temelinde, düşündüklerini, doğru düşünceyi paylaşmak vardır.

 

***

    Sözcükler de:

    Dergide Nâzım Hikmet’in manevi kızı Prof. Anna Stepanova ile Ogonyok dergisinin 12.09.2016 tarihinde yapılan söyleşinin çevirisi yer alıyor. Söyleşinin başlığı; Kızı, Nâzım Hikmet’i Anlattı: “En Yakınları Bile İhbar Etmişti”.

    Anna Stepanova, Nâzım Hikmet’in son eşi Vera Tulyakova’nın kızı.

    İşte o söyleşiden bazı satırbaşları:

    -Nâzım Hikmet aynı zamanda Atatürk’e çok saygı duyardı. Atatürk zamanında Türkiye’de yaşanan değişimler Hikmet’in algısında yer alıyordu.

    -Nâzım hapisteyken, kuzeniyle aşk yaşamış, bu aşktan da ona bir oğlan çocuk, Memet doğmuştu. Memet şimdi Fransa’da insanlardan uzak yaşıyor.

    -Nâzım Türkiye’den  bir sandalla kaçmıştı. Türk makamları “Nâzım Hikmet Kanunu’yla onu vatandaşlıktan çıkarmışlardı.  Nâzım’ı uzun süre yayımlamamışlar, yasaklamışlardı.

    -Şimdi pek hatırlanmıyor ama  Nâzım Hikmet ülkemize ilk kez 1921’de, 19 yaşındayken gelmiş, Komünist Üniversitesi’nde öğrenim görmüştü ve Ruşça biliyordu.

    -Stalin ile Nâzım hiçbir zaman görüşmediler.

    -Nâzım Hikmet, Mayakovski gibi,  bir şair olarak komünizme inanıyordu.

    -Annemle tanıştıklarında her ikisi de bekar değildi.

    -Simonov ile dosttular.

*

     Dergide yer alan Mustafa Köz’ün “Görüntüler” başlıklı şiirinden iki dize:

    “Ağzı yüzü sana benzer yalnızlığın

     ya bir dirhem neşe ya bir dirhem hüzün.”

     Ne kadar lezzetli ve tadı olan dizeler bunlar. Şiir işte bu…

 

***

 

    Tmolos da:

     Tmolos’un Kasım 2016 sayısında, Halit Payza 16 Eylül 2016’da yaşamını yitiren büyük sanatçı Tarık Akan’ı konu edinerek; “Tarık Akan da Beyaz Ata Bindi” başlığını kullanıyor. Şöyle diyor Payza; “Akan toplumsal mücadelenin içinde oldu.  Onu 1 Mayıs yürüyüşünde. Tekel işçi çadırında, Silivri polis barikatlarını zorlarken de görebilirsiniz. Üzerine düşen aydın sorumluluğunu hiçbir dönemde yadsımadı.” Gerçekten de öyle. Akan’ı büyük kılanda budur.

*

   “Kim ister ki bir başına çaresizce ölmeyi

    Ve tam aşkı buldum derken kaybetmeyi” Ahmet Avcı’nın bu dizeleri de güzel.

 

 ***

 

    Beşparmak da:

    Beşparmak’ın Kasım-Aralık 2016 tarihli sayısında; Samim Kocagöz’ü anlatan, Ahmet Zeki Muslu’nun “Samim Bey ya da Samim Ağabey” ve Talat Avcı’nın “Samim Kacagöz ve Yılan Hikayesi” başlıklı yazılarını beğenerek okudum.

    Muslu’nun yazısı şöyle başlıyor: “Burhan Günel; Bu ülkede iki tane verimli ve ünlü ova vardır. Biri Çukurova biri de Büyük Menderes Ovası’dır. Bu ovalar tarımsal olarak verimli oldukları kadar, yazar ve sanatçı yetiştirme açısından da verimlidir. Çukurova’dan yetişen yazarların başında Yaşar Kemal’in, Büyük Menderes Ovası’ndan yetişen yazarların başında da Samim Kocagöz’ün adını saymıştı.”

    Muslu, Yaşar Kemal ile Samim Kocagöz’ün eserlerini de şöyle karşılaştırıyor:

    “Samim Karagöz yerinin tarihini, toplumsal yapısını, töresini ve dilini çok bilmektedir. Bu nedenle Romalarını bu bilgilerini göz ardı etmeden kaleme alır. Yaşar Kemal’deki ağaların acımasızlığı onun çizdiği bey karakterlerinde yoktur. Merhamet ve sevgi daha ağır basar.

    Dil konusunda da Yaşar Kemal’den ayrılır. Samim Karagöz’de yerel ağız yoktur. Oysa Türkmenleri ve Yörükleri anlatmaktadır. Kahramanlar hep İstanbul ağzıyla konuşur. Zorunlu kalmadıkça yerel ağzı kullanmaz.”

 

***

    Bireylikler de:

    Bireylikler’in Kasım-Aralık2016 sayısında,  Mesut Aşkın’ın “Harf Kanı” ve Murat Esmer’in “Leylalı Gazel” şiirleri güzel. Büyük bir beğeniyle okudum bu şiirleri. Aşkın’ın şiirinin tamamını:

 

HARF KANI

 

bir sözcükten sekmiş harfim

kimi vurdum bilmiyorum

annelerin ağıtları benim için değil

hala yaşıyorum

 

her harf bir mermi

çok değil az kullandım

ama en az bir kişi öldü

durduğum her durakta

 

otobüslere bir daha

binmeyeceğim

 

hem gölden hem çölden geçiyor

içimde çoğalsın istediğim her şey

 

her harf bir mermi

yazanı vurur

 

okudukça azaldım

göğün gölgesinde eğilen

bir kedinin

 

sesinde

kendimi

buldum öyle

 

sustum

 

*

     Esmer’in şiirinden de bir bölüm alarak selamlıyorum sizleri:

 

“omzunda eski kış kesiği

saçları darmadağın üzüncü evcil

kendinden başka sese çarpmamış

sağırlığı kalbinin

burulur işte

olmayınca geleni gelmeyince beklediği

bir çiçek dalında kendisini eskidir”

 

*   

   Dergide, Ertuğrul Meşe’nin “Komünizmle Mücadele Dernekleri” isimli kitabından söz edilirken şöyle deniliyor:

   “İlk olarak 1948 yılında Zonguldak’ta illegal faaliyetlerle ortaya çıkan Komünizmle Mücadele Derneği’ni burada özellikle anmamız gerekiyor. 1950 yılında legal faaliyet içine giren dernek 1956 yılında 27 Mayıs’a kadar gidecek bir faaliyet içine de giriyor. 1963 yılında tekrar kurulan dernek sonrasında başka derneklerin kurulmasını da kışkırtıyor. Belirtmek gerekir ki geçmişin anti-komünist gençleri bugün devlet kadroları içinde devleti belirleyecek kadar çok fazla güce sahipler.”

   Biz bu derneği biliyorduk da bir de Bireylikler hatırlattı. Hem emekçi, emek, hak, hukuk diyeceksin hem de bu ideolojiyi savunan bir ideolojiyi reddedeceksin!... Çelişki bu. Bugün gelinen noktada farklı değil Zonguldak’ta.

   Değişen hiçbir şey yok!...

 

***

 

     Mavi Yeşil de:

     Mavi Yeşil’in Kasım-Aralık 2016 sayısında, Özkan Satılmış “İki Ölçüsüz Şiir Yıllığı, Tek Temenni-2” başlıklı yazısında şiir yıllıklarını hazırlayanları yerden yere vuruyor. Seçkileri hazırlayanların tarafsızlıklarını korumadıklarını, adamına göre şiirleri aldıklarını bunun da adaletli olmadığına işaret ediyor Satılmış.

      Şöyle diyor yazısının bir yerinde; “Sözkonusu seçkileri hazırlayanlar bir takım güçleri ellerinde bulundurarak ve kim bu yazdıklarımızı adamakıllı okuyacak, kim bizi karşısına alıp da ayrıntılı, samimi, korkusuz bir şekilde seçkimizi inceleyecek, kim bunlar üzerine düşünüp günlerini ayıracak, biri çıkıp da canımıza okusa bile kaç kişi bununla ilgilenecek diyerek irin dolu atlarını meydanda hoplatıp zıplatıyorlar. Sanıyor musunuz ki bu devran böyle sürer!”

     Özkan Satılmış’a hak vermemek mümkün değildir!...

*

    Derginin en güzel şiiri Tunay Özer’den.  

 

BEKLEMEK

 

geçtim penceresi kırık bir zamandan

belli belirsiz bir hüznün izini sürerek

camlarda yüzünü unutmuş bir kadın

sanki az önce ayrılmış oradan

 

beyaz mendilde kesik şiirin nabzı

gürlek bir tan kırmızılığından

artakalan kırık imgeler suda

bir imkan olarak kıyılar çizip durur

 

dalgın o kadının yürüyüşü gibi

pencereye siyah tül ören akşamdan

zamanın bakır keskisi ile

oturdum bir beklemek yonttum

 

***

     Yeni Evrensel de:

     Yeni Evrensel’in Aralık 2016 tarihli sayısında, Aydın Çubukçu “Abdülhamid’e karşı Mehmet Akif” başlıklı yazısını beğenerek okudum ve bilgilendiğim konular da oldu.

     Şöyle diyor Çubukçu yazısının başında; “Sultan II. Abdülhamid ve ‘İstiklal Marşı’nın şairi’ Mehmet Akif, İslamcı, ideoloji ve politikanın propaganda malzemeleri listesindeki iki muteber figür olarak birlikte yer alırlar. ‘Ulu Hakan’ ve ‘Baş eğmez şair’, hem yeni Osmanlıcıların, hem de her türden İslamcı-milliyetçilerin ortak bayrağının yıldızlarıdır. Ama eğer kendilerine sorabilseydik, birlikte anılmaktan hele ayın siyasi ve ideolojik amacın arabasına koyulmuş olmaktan ne kadar rahatsız olduklarını söyleyebilirlerdi.  Hatta Mehmet Akif, nefret o ‘kızıl sultan’ ve ‘iblise rahmet okutulan mel’un’ ile ayın yerde anılmak istemediğini haykırabilirdi.”

    Mehmet Akif’in dindarlığı da, genel inanışların oldukça dışında, yeri geldiğinde ‘muhalif’, hatta isyanın eşiğinde bir inanç olarak görünür.

    “Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

     Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felahı!

     Nur istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!

     ‘Yandık!’ diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!”

*

    Dergide bir güzel yazıya da Mustafa Köz imza atıyor. “Hıfzı Bey ve Tevfik Fikret’in terazisi” başlıklı yazısından bir bölüm:

    “Hani, İsa’dan sonra 40-102 yılları arasında yaşamış Antik Romalı şair Martialis ne demişti:

     O suyu kirletmeye kıçın yetmez,

     Kafanı daldır, Zoilus, kafanı…”

     Günümüzü ne güzel de anlatıyor…

*

     Mehmet Fatih Uslu’nun yazısının başlığı şöyle: “Benzersiz bir roman: Abdülhamid ve Sherlock Holmes “

     İşte o yazıdan bir bölüm:

     “1908-1914 yılları arasında kısa ve karmaşık dönem Türkçe edebiyat için en ilgi çekici dönemlerden biri. Saltanatın büyük kudret kaybına uğradı bu “devr-i hürriyet”, önceki dönemin keskin ve yoğun baskıcı ortamının ortadan kalkmasıyla bir kültürel karnavala şahitlik ediyor. Tecrübe edilen siyasi heyecan ve birkaç yıl sonra yerini şiddete bırakacak çoğulculuk kültür alanına, özeklikle tiyatro ve edebiyata kuvvetle yansıyor, ortaya bir tür “patlama” çıkıyor.

Abdulhamid ve Sherlock  Holmes söz konusu patlama döneminde yayımlanma hacimli (hatta devasa) bir polisiye olan eserin yazarı döneminin en üretken kalemlerinden (aynı zamanda mütercim ve gazeteci), Türkiyeli okurun daha çok Yoldaş Pançuni isimli mizahi romansıyla tanıdığı Yervant Odyan. Eser 2014 yılında S. Şahin, B. Öztürk, D. A. Büyükarman, A. Şahin ve Ş. Ayva’dan oluşan araştırma grubu tarafından gün yüzüne çıkarıldı ve Everest Yayınevi tarafından Latin harfleriyle basıldı.

    Abdulhamid ve Sherlock  Holmes bütün edebiyat tarihimizin içinde yayımlanmış hiçbir şeye benzemiyor.”

 

***

      Varlık da:

      Varlık’ın Aralık 2016 sayısında, Ali Özgür Özkarcı’nın Murat Belge ile yaptığı söyleşi yer alıyor. Murat Belge: Lüzumsuz Adam edebiyatın temel dürtüsüdür, diyor. Ben bu söyleşiyi beğenerek okudum ve notlar aldım kendime.

      İşte birkaç not:

      -Romandan farklı olarak bu toplumun geçmişinde şiir var. Azımsanmayacak bir şiir deneyimi var. Yaşanan çağa uymayabilir ama bu erken Cumhuriyet’te yapıldığı gibi “divan edebiyatı rezalettir at çöpe denecek” bir şey değil.

     - …vatan kelimesini şimdi bizim kullandığımız anlamıyla ilk defa Namık Kemal kullanıyor. Ondan önce vatan neresi diye sorunca adam “Kastamonu” diyordu.

    - Mesela Yakup Kadri, benim dayım olur ya; onu yakından tanırım. Şey demişti;”hayatımda ne olmak istedimse olmadı, tersi oldu”. “Ne oldu?” diye sorunca, “Diplomat olmak istemedim gel gör ki oldum. Edebiyatçı olarak da ben  Proust olmak isterdim, Balzac oldum,”dedi. Niye, çünkü Cumhuriyet ona görev veriyor. Dönem dönem işte Kurtuluş Savaşı, Sodom ve Gomore. Bi tek işte “Hep O Şarkı”, bence roman olarak en güzel yazdığı odur. Misyon eziyor insanı.

*

   Selçuk Orhan’ın “ Modern Edebiyatımızda Bir Eksen Olarak Namus” başlıklı yazısından:

    -Köy bağlamında Kemal Tahir’in bize gösterdiği namus feodal bir değer gibidir.

    -(Mithat Cemal Kuntay’ın) Üç İstanbul romanında, Fethi Naci’nin dikkati çektiği gibi, hiçbir romanımızda olmadığı kadar çok kişi vardır.

    -Reşat Nuri Güntekin’in Damga adlı romanında İffet, sevdiği kadına leke sürülmemesi için “hırsız” damgası yemeyi göze alır ve bütün hayatını etkileyecek bir karar almış olur.

    *

   Feridun Andaç, denemesinde Nelly Sachs’in şu sözünü hatırlatıyor:

   -Yataklar hazırlanıyor acılar için.

 

***

      Çağdaş Türk Dili’nde:

      Çağdaş Türk Dili dergisinin Kasım 2016 tarihli sayısında, Öner Yağcı’nın “Arapça Deyince…” başlıklı yazısını beğendim, güzel olduğu kadar da öğretici…

     İşte bir bölüm: “Karahanlıların XII. Yüzyılın sonunda İslamlığı kabul edip Arap alfabesine geçmesiyle Türkçede bugün yaşadığımız, özellikle konuşma diliyle yazı dilinin ayrılması, Arapça (ve Farsça) kuralların ve sözcüklerin Türkçeye girmesi  gibi “Arapça” sorunun temelleri atılmış oldu.

     Nizamülmülk’ün  davet ederek Selçuklu sulatanına danışman yaptığı İmam Gazali’nin (1058-1111) “ümmeti soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden, teslim olan bir topluluk olarak” tanımladığı Tehatüful Felasife’si (Felsefenin Tutarsızlığı) ile Müslümanlıkta içtihat kapısı (yorum, yeni kural koyma) kapandı. Dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uydurulmasının önünü kesildi. Bilim ve felsefe kafirlik sayılmaya başlandı. Din donduruldu, “aklı” değil “nakil” esas alındı, böylece insanlığın tarihsel yürüyüşünün önünde gerici bir engele dönüştü. Gazali’nin egemenliği ile İslam’ın yükselişi bitti. İslam dünyası, insan aklını teslim alan karanlık ve kanlı bir Ortaçağ dönemine girdi. Gazali, İbni Sina’yı, Farabi’yi kafirlikle suçladı, günümüze kadar gelen egemen Sünni teolojisini kurdu. Gazali’nin öğretisi bugünün geri ve Batı’nın kölesi olan İslam dünyasını yarattı.

     “Bilimin ve felsefenin kafirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunan “ İbni Rüşt, “”(1126-1198) , ünlü reddiyesi Tehatüfül Tehafül’ü (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) yazarak Gazali’yi eleştirdi. İbni Rüşt, “İnsan aklı da Allah vergisi bir yetenek” olduğu için “akla uygun olan nakle ( kutsal söz, vahiy) aykırı olmaz” dedi. İbni Rüşt bu tartışmayı entelektüel ve felsefi düzeyde kazandıysa da siyasal olarak kaybetti.  Çünkü İslam dünyasının egemenleri olan sultanlar, halefiler, şeyhler “İtaat ve teslimiyet”i savunan Gazali’yi desteklediler, İbni Rüşt unutulmaya terk edildi.

   Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo’dan Platon’a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen İbni  Rüşt’ün  kitapları Latinceye çevrildi. Batı, unuttuğu Antik Çağ’ın bilim insanlarını ve felsefecilerini yeniden İbni Rüşt’ün yazdıklarından öğrendi. Arapçadan Latinceye çevrilen bu yapıtlar Batı’da Rönesans’ı başlattı. Batı İbni Rüşt’ün, Doğu ise İmam Gazali’nin yolundan gitti.

     Bugün bulunduğumuz nokta işte burasıdır. Türkiye dışındaki İslam dünyasının  Suudi’sini, Taliban’ını, El Kaide’sini, Işid’ini yaratarak İmam Gazali’nin izinde yürümeye devam ettiği bu koşullara gelişimizin kısa tarihinde ne görürüz?

    Selçuklu- Anadolu çatışması, bu kavganın ilk durağıdır.  Anadolu’da XII. Yılda Oğuzcan’ın bir kolu olarak ortaya çıkan Türkiye Türkçesi ( Türkçe kural ve yapıya dönüşün başladığı, “Dil Devrimi”yle ivme kazanan ve savaşımı hala süren dil.), Selçukluların resmi dil olarak Farsçayı, öğretim dili olarak Arapçayı benimseyen anlayışına karşı çıkan Anadolu beyliklerinin Karamanoğlu Mehmet bey’in 12772deki ünlü, “Türkçeden başka dil kullanılmayacak” buyruğunda anlamını bulan bir tarihe sahiptir. Oğuz lehçesine XII- XV. Yüzyılları kapsayan bu dönemde Türkçenin Yunus Emre, Sultan Velet, Şeyyat Hamza, Gülşehri, Ahmet Fakih, Ahmedi, Ahmet Dai gibi temsilcileri vardır.”

 

***

     Berfin Bahar da:

     Berfin bahar dergisini oldum olası seviyorum. Özellikle Arif Tekin’in yazıları, karanlığa karşı savaşını çok seviyorum. Ah keşke herkes okusa onun kitap ve dergideki yazılarını… Derginin bu sayısında, Said Nursi’yi anlatıyor. Bilinmeyen yönlerine farklı bir cepheden bakıyor. Dinin ulemanın, cahillerin elinde nasıl oyuncak olduğuna parmak basıyor Tekin.

*

   Cazim Gürbüz de, “İslam’da Aşk Yoktur” ve Tuncay Aksaraylı’nın “Dinleri Egemen Kılan Güç: Korku” başlıklı yazıları da okunmaya değer yazılar. Hem öğreniyorsunuz hem de keyif alıyorsunuz okurken.

 

***

    Şehir edebiyat dergisini biz çıkardığımız için yorumlamayı, alıntılar yapmayı doğru bulmuyorum.

    Görüşmek üzere.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Arşiv Arama
- -
Bölge Haber gazetesi
© Copyright 2017 Bölge Haber Gazetesi. Tüm hakları saklıdır. Bu site Mercan Yazılım Haber Yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.



Escort bayan izmit ve izmit escort bayan ihtiyacını fazlasıyla karşılayan escort ilan sitesi izmit escort adresini ziyaret edip, kendine escort bayan telefonu bulabilirsin.
GÜNDEM
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
DÜNYA
Avrupa Haberleri